|
Yaklaşık
6 bin yıllık tarihi olan Kayseri, hemen hemen her dönem
önemli bir yerleşim yeri olmuş, özellikle ticaret ve
alış veriş merkezi olmasıyla yerli ve yabancı
seyyahların dikkatini çekmiştir.
Bu bölümde çeşitli tarihlerde şehre gelen yerli ve
yabancı seyyahların Kayseri hakkında verdikleri
bilgilere, gözlemlere ve tespitlere yer verilmektedir.
Buyurun tarihin tozlu sayfalarına bir seyahat
düzenlemeye ve ‘Seyyah Gözüyle Kayseri’yi gezmeye…
STRABON (M.Ö I. YÜZYIL)
Bilinen en eski seyyah olan Strabon, Kayseri’ye de gelen
ilk seyyahtır. M.Ö I. yüzyılda şehre gelen Strabon,
kendisinden sonra gelecek olan tüm seyyahlar gibi
özellikle Erciyes Dağı üzerinde durur. Erciyes’in daha o
zaman bile tepesinde hiçbir zaman karının eksik
olmayışından bahseden seyyah, açık havalarda Pontos(Karadeniz)
ve İsikos(Akdeniz)’in görülebildiğini abartılı olarak
anlatır. Nitekim çok sonraları 19. yüzyılda dağa
tırmanan birçok seyyah Strabon’un bu ifadesinin
doğruluğunu araştıracaktır.
M.Ö I. yüzyılda şehrin kurulduğu yeri göstermesi
bakımından Strabon’un verdiği bilgiler önemlidir. Şehrin
Argaios (Erciyes)’in eteklerinde kurulduğunu belirten
Strabon, toprağının tarım yapmaya elverişsiz, kıraç,
kumlu ve altının kayalık olduğunu doğru bir biçimde
tespit eder. Eski Kayseri olarak bilinen bu yerleşim
yerine ait kalıntılar şehrin güneyinde Battal Mahallesi
olarak bilinen yerde yeralmaktadır.
Strabon şehre geldiğinde arazi üzerindeki çukurlardan
ateşler çıkıyordu. Seyyah, bu ateş çukurlarını, bölgenin
volkanik bir arazide olmasına bağlayarak açıklamış ve
toprağın altında soğuk su ve ateş bulunduğunu
belirtmiştir.
Şehrin o zamanki durumu ile ilgili en ilginç bilgilerden
birisi ise şüphesiz Erciyes Dağı’nın etrafının
ormanlarla çevrili olmasıdır. Ormanların sık oluşundan
dolayı Kapadokya’nın kereste ihtiyacı buradan
karşılanıyordu. Bugün dağda hiç orman bulunmaması,
bölgenin yapı malzemesinin uzun yıllar buradan temin
edilmesi ve sonucunda yok edilmiş olması ile
açıklanabilir.
Zaman içinde şehir halkı tarafından kutsal kabul edilen
Erciyes Dağı M.Ö IV. yüzyıla kadar bir kült merkezi
olarak görülür. Antik dönemde basılan birçok sikke ve
paralarda dağın sembolik olarak çizilmiş tasvirinin
bulunması da bunu doğrular niteliktedir.
Strabon’un şehir hakkındaki ilginç gözlemlerinden birisi
de şehrin yaşamaya elverişli bir bölge olmamasına
rağmen, kralların burayı şehrin etrafındaki taş ocakları
ve Erciyes’in eteklerindeki ormanlar nedeniyle tercih
ettiğini belirtmesidir. Erciyes eteklerindeki ormanlar
ile varlıklarını günümüze kadar koruyan taş ocakları bu
şehri her daim gözde kılmış ve uğruna yüzyıllar boyu
savaşlar yapılmıştır. Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı
dönemlerinde de bu taş ocakları önemini korumuş ve kale,
sur, köprü, cami, medrese gibi yapılar için malzeme
üretmiştir.
Şehirde yaşayan halkın o dönemde daha çok sığır
yetiştiriciliği yaptığını yazan Strabon, halkın
hayvanlarını otlatmak için şehir dışına çıktığını ve
ancak akşamları evlerine döndüklerini belirtir. Şehir bu
haliyle adeta bir kamp yeri olarak kullanılmaktadır. Bu
nedenle şehrin gündüz ve gece nüfusu arasında belirgin
bir fark vardır.
Şehrin sınırlarını ve komşu bölgelere olan uzaklıklarını
anlatan Strabon, ayrıca iklim ve üretilen tarım ürünleri
hakkında da bilgiler verir. Çeşitli meyvelerin,
özellikle de hububatın çokça yetiştiğini ve Pontos
(Karadeniz)’den daha soğuk bir yer olduğunu söyler.
Strabon, Kapadokya bölgesinin ürettiği bir üründen
ayrıca bahseder. Bu antik çağda ‘Sinoplu’ olarak bilinen
boyadır. Bu boyanın Kayseri’de üretilip üretilmediği
belli değildir. Strabon, Kapadokya’da üretilen bu
boyanın tüccarlar tarafından Sinop’a sevk edildiğini ve
buradan gemilere yüklenerek satıldığını belirtir. Bu
durumda boyanın Sinop’tan satılması nedeniyle antik
çağda bu boyaya Sinoplu adı verilmiştir.
Strabon’un verdiği bilgilerden M.Ö I. yüzyılda şehrin
ilk kurulduğu yer olan Mazaka’dan ovaya doğru bir
yayılmanın başladığı, eski şehrin etrafında müstahkem
mevkilerin bulunduğu öğrenilmektedir. Bu bilgilerden
bugünkü Kayseri’nin fiziki yapısının henüz bu dönemde
olaşmadığı anlaşılmaktadır. Bununla birlikte şehirdeki
müstahkem mevkilerden birisinin bugünkü iç kalenin
temelini oluşturduğunu söyleyebiliriz.
PROKOPİOS (M.S 550)
Prokopios’un anlattığı dönemde şehir henüz bugünkü
yerinde değildi. Erciyes Dağı’nın eteklerinde bugünkü
Battalaltı ve Esenyurt semtlerinin çevresindeydi. III.
yüzyılda inşa edilen sur duvarları bakımsızlık nedeniyle
oldukça yıpranmıştı. Roma döneminde kentin önemli bir
merkez olması nedeniyle oldukça fazla nüfusu vardı. Bu
nüfus nedeniyle eski şehir çok uzun sur duvarlarıyla
çevrilmiştir.
Prokopios, şehrin bu durumunu belirttikten sonra,
imparator Justinianus’un şehrin etrafında gerçek
emniyeti sağlayan bir duvar yaptırdığını anlatır. Şehrin
bu haliyle, hücum yapılsa bile kolaylıkla ele
geçirilemeyeceğini de belirtir.
Yine bu dönemde surlardan başka kilise, sağlık yurdu,
halk hamamları ve zengin şehirlerin bir göstergesi olan
birçok yapının da yapıldığını ifade eden Prokopios,
kentin bu haliyle Romalıların eyalet şehri diye
adlandırdıkları metropolis haline geldiğini anlatır.
EL HEREVÎ (1215)
Gezip gördüğü yerlerdeki daha çok sanat eserlerini ve
tabiat harikalarını anlatan El Herevi’nin Kayseri’ye ne
zaman geldiği ve ne kadar kaldığı hakkında net bir bilgi
yoktur. Bununla birlikte kentteki bazı yapılar hakkında
verdiği bilgiler daha sonraları başka araştırmacılar
tarafından da aynen kullanılmıştır. El Herevi, şehir
hakkında şu bilgileri verir:
“Şehirde Ali bin Ebu Talib’in oğlu Muhammed bin el-Hanefiyye’nin
hapsedildiği yer ve Battal Camii vardır. Yine içinde
antik kalıntıları bulunan bir hipodrom, Atlar Tablası
ile Sezar için inşa edilmiş ve bir lamba ile ısıtılan
hamam vardır. Allah doğrusunu bilir. Buranın yakınında
Asib tepesi ve üzerinde ünlü Arap şairi İmru’l Kays’ın
mezarı vardır”
Yazarın adını verdiği cami Kayseri’nin güneyinde eski
Caesarea’da yer alır. Kayseri’ye gelen hemen her
seyyahın dikkatini çeken bu yapı, kentteki ilk İslami
dönem yapısı olması bakımından önemlidir.
Battal Camii’nin hemen yakınlarında bulunan ve el
Herevi’nin bahsettiği hamam ise kalıntı halinde 1950’li
yıllara kadar ayakta duruyordu. Bu tarihten sonra
yıkılmıştır. Yine bu hamamdan Evliya Çelebi, Schweinitz,
Naumann gibi birçok seyyah da bahsetmiştir.
Yazarın verdiği bir diğer bilgi ise Asib tepesi üzerinde
ünlü Arap şairi İmru’l Kays’ın mezarının bulunmasıdır.
Bugün bile sır olan bu konuda söylenecek fazla bir şey
yoktur. Ancak Kadı İbnü Abdü’z-zair’in de bundan
bahsetmesi, böyle bir olayın olabileceğini
düşündürmektedir.
WILLIAM RUBRUCK (1253-1254)
Ortaçağın önemli seyyahlarından olan Rubruck, Orta Asya’dan ülkesine dönerken Kayseri’ye de uğramıştır.
1253 yılının Nisan ayının dördünde şehre giren seyyahın,
şehirde ne kadar kaldığı belli değildir. Ancak 15 gün
sonra Konya’ya ulaştığı düşünülürse yaklaşık bir hafta
kadar kalmış olmalıdır.
Seyyah şehirdeki Büyük Basil Kilisesi’nin sadece adını
belirtmiştir. Bu kilisenin yeri hakkında bilge
vermemiştir. Bunanla birlikte kentteki kiliselerin,
diğer Anadolu kentlerinde olduğu gibi Moğol işgali
sırasında tahrip edildiğinden kısaca bahsetmiştir.
KADI İBNİ ABDÜ’Z-ZAİR(1277)
1243 Kösedağ Savaşı sonrasında Anadolu’da yaşanan Moğol
istilası ve ardından başgösteren başıbozukluğu gidermek
üzere Mısır’dan Anadolu’ya hareket eden Memluk Sultanı
Baybars ile birlikte Kayseri’ye gelmiştir. 21 Nisan
1277’de Kayseri’ye gelen İbni Abdü’z-zair, gezi boyunca
günlük tutar gibi bilgiler vermiş ve Kayseri hakkında
önemli tasvirler yapmıştır.
Celalettin Karatay tarafından yaptırılan Karatay
Kervansaray’ından övgüyle bahseden İbni Abdü’z-zair,
yapıda kullanılan taşların adeta mermeri andıran
nitelikte olması ve bu taşlardan yapılan duvarlar ile
kapının üzerindeki süslemelerin bir benzerinin daha
bulunmadığını anlatır. Ayrıca kervansarayın içinde
hastane (bimaristan), eczane(edviye) gibi sağlıkla
ilgili yapıların bulunduğunu ifade eden seyyah, verdiği
bu bilgiler ile Ortaçağ’da Anadolu’daki kervansarayların
işleyiş tarzını da ortaya koyar.
Şehrin yakınlarındaki Gürpınar Köyü olarak adlandırılan
Salkuma köyünden bahseden İbni Abdü’z-zair, bu köyde
Arapların ünlü şairi İmru’l Kays’ın mezarının olduğunu
belirtse de bununla ilgili başka bilgi vermez.
Anadolu Selçukluları zamanında şehirde Keykubadiye ve
Devlethane adında iki saray bulunduğunu ifade eden
seyyah, Baybars’ın geleneklerin aksine Keykubadiye
Sarayı’nı değil Devlethane(Saltanat Sarayı)’yi tercih
ettiğini belirtir ve bu saraydan övgüyle bahseder.
Şahane bir bina olan saray, etrafı meyve bahçeleriyle
çevrilmiş, duvarları göz alıcı muhteşem çinilerle
bezenmiş ve en güzel bezemelerle süslenmiştir.
Selçukluların önemli bir kenti konumunda olan Kayseri’de
medreseler, tekkeler, ribatlar bulunduğunu ifade eden
İbni Abdü’z-zair, bu yapıların şehrin ileri gelenleri
tarafından yaptırıldığını ve iç ve dış dekorasyonu ile
devrinin ilerisinde olduğunu hayranlıkla belirtir.
İbni Abdü’z-zair, şehrin tasvirini yaparken,
“Kayseri’de akar sular vardır. Şehrin güzel bahçeleri
arklar ile sulanır. Kayseri çarşısı da şehrin etrafını
çevirir. Şehrin içinde çarşı ve hatta dükkan bulunmaz”
diyerek o zamanlarda şehrin düzenli bir sulama
sistemine sahip olduğunu ortaya koyar. XX. yüzyıla
kadar varlığı bilinen bu arkların bir kısmı şehrin
güneydoğusunda yer alıyordu. Yine şehrin pis su
sisteminin de ayrıca bulunduğunu biliyoruz.
Seyyahın şehir hakkında verdiği diğer önemli bilgi de
ticari yapıyla ilgilidir. Buna göre şehirde sanılanın
aksine Selçuklu döneminde ticari yapının surların
dışında bulunduğunu, surların içinde dükkan dahi
bulunmadığını, bugünkü kapalı çarşı çevresindeki ticari
yapının ilk inşasının Selçuklu döneminde değil, daha
sonra oluştuğunu öğreniyoruz. Nitekim Selçuklu dönemi
vakıf kayıtları, bu durumu doğrulayarak, hanların ve
ticaret yapılarının surların dışında bulunduğunu
belirtir.
Seyyah, şehirdeki yapılardan bahsederken, Sahip Ata
Fahreddin Ali’den övgüyle bahseder. Sahabiye
Medresesi’ndeki otağ ve çadırın büyüklüğü ve
zenginliğinin hükümdarlarda dahi olmadığını belirtir.
İBNİ
BATUTA (1332-1333)
14. yüzyılda pek çok ülkeyi gezen ünlü seyyah İbni
Batuta, 1330-1340 yılları arasında Anadolu’yu dolaşmış
ve 1332-1333 (H.733) tarihinde Kayseri’ye gelmiştir.
Seyyah’ın Kayseri’ye geldiği dönemde Ahiler’in yönetimde
söz sahibi olduğunu ve ayrıca ilk kez bir kadının bir
şehri yönettiğini öğreniyoruz. Seyyah kent ve idaresi
hakkında şunları söyler:
“Burası da Irak hükümdarının elinde olup Anadolu’nun en
büyük şehirlerinden birisidir. Irak askerlerinden bir
kısmı burada bulunduğu gibi, anılan Alaaddin Eratna
Beğ’in hanımlarından biri de bu şehirde oturmaktadır. Bu
hatun en iyi ve faziletli kadınlardandır. Irak sultanı
ile de akrabalığı vardır. Kendisine ‘Ağa’ diye hitap
edilir. Ağa büyük manasına gelmektedir. Sultana
yakınlığı bulunan herkese bu unvan verilir. Asıl adı
Taga Hatun’dur. Huzuruna çıktığımızda bizi ayakta
karşılayarak iyi şeyler söyledi. Yemek hazırlanmasını
emretti, karnımızı doyurduk. Yanından ayrılırken, bize
kölelerinden birisinin vasıtasıyla koşumu mükemmel bir
at, bir hil’at ve bir miktar da para göndererek özür
diledi”
Taga Hatun’un yanından ayrılan seyyah bir süre Ahi Emir
Ali’nin zaviyesinde ağırlanmıştır. Bu şahıs hakkında
tarihi kaynaklarda çok fazla bilgi bulunmamakla beraber,
Eratna Beyliği döneminde önemli bir görevde bulunduğunu
biliyoruz. Emir Ali’nin Türbesi, bugün şehrin güney
tarafında Erciyes yolu üzerinde yer almaktadır.
POLONYALI SİMEON(1618)
Polonyalı Ermeni Simeon, Kudüs’ten ülkesine dönerken
1618 yılında Kayseri’ye de uğrayarak bir ay kalmıştır.
Kayseri’yi “iç ve dış olmak üzere iki kat surla çevrili
olan şehrin iç kısmında, Surp Asduadzadin ve Surp Sarkis
adlarını taşıyan iki kilise vardır” şeklinde tanımlar.
Simeon, kentin fiziki gelişimi ile ilgili bazı bilgiler
de verir. Şehirdeki evlerin ham kerpiçten yapıldığı,
evlerin kapılarının çok küçük olduğu ve içeri ancak
eğilerek girildiğini söyler. Seyyah şehrin genelde bir
virane manzarasına sahip olduğunu, fakat bununla beraber
hanlar, bedestenler, dükkanlar, çarşı-pazar ve kuyumcu
dükkanlarının bulunduğunu anlatır. Bu ticari zenginliğe
karşılık çevrede çok az insanın bulunduğunu belirten
Simeon, 17. yüzyılda genelde Anadolu’da yaşanan Celali
isyanlarından Kayseri’nin de etkilendiğini ve
Celalilerin şehri tahrip ettiklerini söyler.
Diğer birçok seyyah gibi Simeon da meşhur bir dağ olan
Erciyes’den övgüyle bahseder. Erciyes Dağı’nın
Bursa’daki Keşiş Dağı dediği Uludağ’dan daha yüksek
olduğunu ve dağın tepesinde yaz kış kar bulunduğunu
anlatır.
Şehrin etrafının tıpkı Edirne’de olduğu gibi bağ ve
bahçeyle çevrili olduğunu belirten Simeon, şehir halkı
hakkında da bazı bilgiler verir:
“Buranın insanları da misafir adamlar olup, bizi
hergün akşam bir bağa götürüyorlar ve akşama kadar yemek
ve tatlı içeceklerle ağırlıyorlardı. Bu insanlar tatlı
dilli, kurnaz ve nüktedan adamlar, aynı zamanda
boyacıdırlar”
Simeon şehirde bir ay kadar kaldıktan sonra batıya doğru
yola çıkmıştır. Yol güzergahında bulunan Kızılırmak’ı
Yalnız Göz(Tekgöz) Köprüsü yardımıyla gezen seyyah,
köprüyü Venedik’teki Rialdo köprüsüne benzetmiştir.
KATİP ÇELEBİ(1624)
Osmanlı döneminin ünlü gezgin ve tarihçisi olan Katip
Çelebi, Abaza Paşa isyanını bastırmak üzere Anadolu’ya
gelen ordu ile birlikte Kayseri’ye 1624 tarihinde
uğramıştır.
Abaza Mehmet Paşa, Erzurum beylerbeyliğinde bulunduğu
sırada Sultan II. Osman’a karşı başkaldırmıştır. Bu ilk
isyanı bastırmak üzere gönderilen Veziriazam Mehmet
Paşa, onunla Kayseri civarında bir savaşa başlamış,
Katip Çelebi de bu savaşı yüksek bir yerden izlemiştir.
Seyyah, Kayseri’ye gelişini ve olayları şöyle anlatır:
“Zilkadenin 25 günü Develihisar’dan geçilip Kayseriye
sahrasının batısında Karasu Köprüsü’ne varıldı. Celali
alayları görünüp ileride çarcılar cenge başladı. İkindi
olup akşam yakın olmağla, orduyu humayun köprü başında
konup alaylar ile sahrada biraz durdular. Veziriazam, o
gün vakti dardır diye, cengi erteye koymak için
yürümedi. Düşmanın yener gibi görünmesi üzerine, sipah
alayında zorbalar serdara hücum edip ‘biçin yürümezsin?’
diye mızrak üşürdüler. Fakir ol mahalde hazır idim,
merhum paşa bir altın yaldızlı tulga giymiş idi. Mızrak
şakırdısı el an kulağımdadır. Birkaç ayak yürüyünce,
düşman dönüp cenk erteye kalıp çarhadan haber geldi.
Etrafa karavullar konup o gece köprü başında konakladı.
Ertesi gün iki taraftan alaylar kurulup kanun üzere, ön
sağ ve sol safları bağlandı. Serdar önüne yeniçeri alayı
ve toplar dizilüp daha ileride beyler ve çarhacılar, sol
yanımız dağlar ve sağ taraf Kayseriyye’nin geniş ovası
idi. Abaza Paşa alayların dahi dağdan sahranın bir ucuna
varınca dizüp, koca kuşlukta iki asker birbirini görüp
karşı karşı durup fakir silahdar alayında bile idim,
cengin kızıştığı vakitte yolumuz bir yüksek yere uğrayıp
alaylar durmuş idi. Bu cengin ahvalini yakın üzere
müşahede ettim. Serdar önünde dizilen yüz kadar şahi
kale döğerler, Celali saflarını hedef alıp ateş
eyleyince, birbirine girip bozuldular. Sol koldan dağa
sekban döküp havale etmiş idi. Bunlara yeniçeri karşı
durup ol taraftan karşıladılar. Sağ ve soldan sipah ve
silahdarın yüğrük bayrağı çikup alay önünde biraz durdu.
Gönlünde olan altına varup birkaç yüz atlı olunca,
düşman tarafına at kaldırıp iki ok atımı yerdeki savaş
yerine varıp cenkte düşen leşlere basarak geçtik. Ol
mahalde düşman alaylarından eser kalmayıp tamamıyla
bozulup gitmekle biraz duruldu. Ve hepsi bir saat kadar
zamanda bölük bölük bertaraf kılındı. Başlar, diller,
gelüp serdar önüne döküldü. Ve Celali ordusuna uğramağa
mecal olmayıp ağırlıklarını ve cadırlarını asker yağma
edip doyum oldular. Birkaç pare top var imiş, araba
üzerinde serdara götürdüler. Ol mahalden Rumeli
Beylerbeyi İlyas Paşa, askerleriyle ardınca gidip,
serdar orduyu humayuna döndü. Çadırları dahi Kayseriyye
önünde kurulmuş idi. Ol gece mum donması ve şenlikler
olup birkaç gün Kayseriyye sahrasında oturuldu.”
Katip Çelebi Kayseri yakınlarında olan bu savaşı
ayrıntılı olarak anlatmasına rağmen kent hakkında
herhangi bir bilgi vermemiştir.
EVLİYA ÇELEBİ(1649)
Anadolu hakkında önemli bilgiler veren ve pek çok
konudaki tek yerli kaynağımız olan Evliya Çelebi, 1649
yılında şehre gelmiştir. Kentte ne kadar kaldığı belli
olmamakla beraber, verdiği bilgiler değerlendirildiğinde
uzunca bir süre kentte kaldığı anlaşılmaktadır.
Kentin dış kale surlarının çevrelediği alanı aşağı şehir
olarak adlandıran seyyah, buralardaki ev sayısını 1.000
olarak verir. Surun beş kapısının ismini ise şöyle
sıralar:
“Boyacı kapısı ve Keçi kapısı güneye bakar, Mahkeme
kapısı yanında Asar önü kapısı doğuya açılır. Pazar
kapısı kuzeye doğrudur. Atpazarı kapısı da kuzeye açılıp
Paşa Sarayı yakınındadır. Bu surun etrafı hendektir.
Kışın bu hendek su ile dolup baharda da hendek içine
bostan ekerler. Hoş sebzesi olur.”
Seyyah, kentin mahallelerinden önemli gördüklerinin
isimlerini verir. Bunlar; Müftü hamamı önündeki Büyük ve
Küçük Çeşme Mahalleleri, İshak Çelebi, Katırcızade,
Oduncu, Fırıncı, Tekke Ovası pazarı, Debbağlar ve Hacı
İvaz Mahalleleridir.
Ulu Cami’nin en eski cami olduğunu ve avlusunda salkım
söğütlerin bulunduğunu anlatan Evliya Çelebi, şehirdeki
camilerin isimlerini de tek tek belirtir: Şeyh Emir
Sultan, Lala Paşa, Osman Paşa, Hacı Paşa, Çiğdelizade,
Hunat Hanım, Hatırcızade, Kurşunlu, Ulvan, Hacı İvaz,
Hacı Kılıç, Yeni Cami, Debbağlar, Akçorbacı Camileridir.
Bu camilerin bir kısmı maalesef günümüze kadar
gelmemiştir. Bunlar; Hacı İvaz, Debbağlar, Akçorbacı ve
Yeni Camileridir. Debbağlar Camii aslında bir mescit
olup, kuruluşu Ahi Evran’a kadar gitmektedir. Kentin
güneyinde Yoğunburcun önünde yer almaktadır. Yeni Cami
ise 1960’lı yıllara kadar sağlam olarak gelmesine
karşılık daha sonra tamamen yıkılmıştır.
Şehirdeki medrese isimlerini de sıralayan Seyyah, Sultan
Ziba Medresesi, Hunat Hanım Medresesi, Hacı Kılıç
Medresesi ve Müftü Medresi’ni zikrettikten sonra,
şehirdeki eğitim hakkında da şu bilgileri verir:
“Bilginleri Kur’an-ı Azimuşşan okunuşuna son derece
dikkat edip, harfleri ve kelimeleri hakkıyla okurlar.
Elan hazfa okunuşu üzere okurlar. Her cami ve medresede
hadis ilmi öğrenenler vardır. Her camide mutlaka bir
mektep bulunur. Çocuklar oldukça zeki olup, hafızaları
çoktur”
Evliya Çelebi, şehirdeki tekkelerden sadece ikisinden
bahseder. Bunlar; haftada iki defa Mevlevîlerin, Mevlana
ayini yaptıkları yer diye tanımladığı Celâleddin Rumî
Tekkesi ile Seyyid Battal Cafer Gazi Tekkesidir.
Seyyahın bahsettiği Mevlevi tekkesi surların içinde,
kale önünde yer alıyordu. 1960’lı yıllara kadar ayakta
olan yapı, bir yangın esnasında yok olmuştur. Diğer
tekke hakkında ise herhangi bir bilgi yoktur.
Evliya Çelebi, şehrin çarşı ve pazarları hakkında da
önemli bilgiler verir. Şehirdeki pazarların isimlerini
vererek bu bölümü şöyle anlatır:
“Kayseri’nin de Bursa ve Edirne gibi iki yerde kagir
kapalı çarşısı vardır. Bir kuyumculardır ki her türlü
kıymetli eşya ve mücevherler bulunur. Çeşitli kap kacak
eşyaları pek çoktur. Kuyumcuları mücevher eşya işlerler.
Büyük bedestende zengin tüccarlar alış veriş edip, nice
çeşitli kumaşlar satın alırlar. Büyük çarşılardan Uzun
Çarşı gayet süslüdür. At Pazarı’nın yanında olup sadece
Kapamacılar çarşısıdır. Bunun sağ tarafında Un Kapanı
vardır. Beyaz un burada satılır. Acaib hikmettir ki, bu
şehirde un çuvalı içine unu koyup on sene kadar
durdursalar asla çürümeyip yine has, beyaz ekmeği olur.
İç kale kapısından çıkınca, Atarlar çarşısı vardır ki,
çeşitli ilaçların kokusundan gelen gidenin dimağları
kokulanır. Attarlardan aşağı temiz ve güzel berber
dükkanları vardır. Her birinde temiz ve namuslu birer
civanları bulunur. Birden aşağı, ‘Pine duran’ yani eski
pabuç ve çizme yamayıcı dükkanlar vardır. Oradan yine
caddenin iki tarafı Kara keçili dükkanına varınca bütün
kapama ve zubun yapan terzi dükkanları bulunur. Sonra
temiz bakkal dükkanları vardır. Muhtesip dükkanı
buradadır ki, bütün sarraflar devlet ayarı dışında bir
dirhem noksan vermezler. Buradan aşağı hep kasap
dükkanlarıdır. Kasap çırakları yüzlerce Karaman koyun ve
kuzularını parça parça edip her parçaya gül takarak,
zağferan sürüp satarlar. Bunların alt tarafında has ve
beyaz börekçiler ile çörekçiler vardır. Muhtesip Ağa
dükkanını geçince, Arpacılar Çarşısı, Kazancılar Pazarı,
Samurcular Çarşısı gelir. Buradan iç kale önüne varılır.
Sol tarafı Mevlevihane bahçe kapısıdır. Bahçe Uzun Çarşı
başında son bulur. Saraçhane ile Haffafhane Pazarı,
aydınlık, düzenli ve çok kalabalık pazarlardır.
Debbağlar Pazarı da çok temizdir. Odun Pazarı kale
kapısında olup, o kale kapısına da Odun Kapısı derler.
At Pazarı Kapısı, Paşa Sarayı yakınındadır. Koyun Pazarı
da o civardadır.”
Şehirdeki çarşıların dışında pazarlar hakkında da bir
takım bilgiler veren Seyyah, ayrıca şehirdeki hanlara da
değinerek isimlerini de şöyle sıralar: Boyacı Kapısı
yanındaki Kağlamaz Hanı, Kapan Hanı ve Uzun Çarşı içinde
dediği Gön Hanıdır. Bu hanlardan Kağlamaz Hanı günümüzde
ulaşmamış olup, yeri de belli değildir. Gön Hanı ise
seyyahın tarif ettiği gibi Uzun Çarşı üzerindedir, ancak
bugün yıkık bir haldedir.
Şehirde çok sayıda hamam bulunduğu belirten Evliya
Çelebi, bunlar hakkında da ayrıntılı bilgiler verir.
Hunat Hatun Hamamı’nı dış varoşta diye tanımlayan Seyyah
ayrıca Kadı Hamamı, Gürcü Hamamı, Yeni Kadı
Hamamları’nın iç kalede olduğunu söyler. Evliya Çelebi
bunların dışında Hüseyin Paşa Hamamı, Paşa Hamamı,
Meydan Hamamı, Sultan Hamamı, Selahaddin Hamamı, Eski
Pamukçular Hamamı, Güzel Paşa Hamamı ve Yeni Hamamı isim
olarak zikreder.
O dönem Kayseri’sine ait çok önemli bilgiler veren
Evliya Çelebi, çeşmelerden ve içme suyu şebekesinden de
bahsetmeden geçemez. Şehirde çok sayıda çeşme
bulunduğunu ve çeşmelerin suyunun Germir’de Kens Pınarı
denilen yerden çıktığını belirten Seyyah, çeşmelerin
isimlerini de tek tek sayar. Bugün birçoğu ayakta
olmayan çeşmelerden bazıları şunlardır: Mevlevihane
kapısı önündeki çeşme, Seyremisli Çeşmesi, Keçi Kapısı
Çeşmesi, Paşa Sarayı Çeşmesi, Kuyumcularbaşı Çeşmesi,
Kağlamaz Sebili ve Hundiye Sebilidir.
Seyyah, şehirdeki evliya kabirlerinin isimlerini de
belirtir. Bunlardan bazıları şunlardır: Mehmed Hanefi
bin Emir’el-Mü’min, Seyyid Burhaneddin Muhakkik Tirmizi,
Şeyh Rükneddin Sicani, Şeyh Evhadüddin Kirmani,
El-Sultan el Melik Mehmet el-Gazi, Şeyh Hazret-i İbrahim
Tennuri, İmru’l Kays, Zeynelabidin Maham, Şeyh Ahmet
Tayrani.
Bu isimler içinde en çok dikkati ünlü Arap Şairi İmru’l
Kays çekmektedir. İmr’ul Kays’ın Kayseri’de Asib
Dağı’nda gömülü olduğundan ilk olarak El-Herevi
bahsetmiştir. Yine Kadı İbnü Abdüzzahir de şairin
Kayseri’de gömülü olduğunu belirtir. Evliya Çelebi,
şairin mezarının Ases Dağı’nda olduğunu ve burasının
halk tarafından ziyaret edilen yerlerden birisi olduğunu
belirtir. Ancak bu dağın kenti çevreleyen dağlardan
hangisi olduğu belli değildir.
Evliya Çelebi şehirdeki gayrimüslimler hakkında
bilgiler verse de bunlar kısıtlıdır. Şehirde üç tane
kilisenin olduğunu, bunlardan ikisinin Gemçi (Kiçikapı
olsa gerek) Kapı’sının iç yüzünde, diğerinin ise
Mevlevihane’nin yanında yer aldığını anlatmıştır. Kentte
Yahudilere ait bir havranın da bulunduğunu belirten
Seyyah, bunun yeri hakkında ise hiçbir bilgi
vermemiştir.
Kente gelen ilk Türk Seyyahı olan Evliya Çelebi, gözlem
ve incelemelerine dayanan bilgilerini, kendinden önceki
dönemlerde yazılmış bazı kaynaklarla pekiştirmiştir.
Aktardığı bilgilerle XVII. yüzyıl Kayseri’si eksiksiz
bir biçimde tanımlanmıştır. Eserinde tarihi yapılar
dışında kentin fiziki ve sosyal yapısı ile ilgili
bilgiler vermesi de önemlidir. Seyahatnameler içinde
sadece Evliya Çelebi’ninkinde şehrin mahalle ve
pazarları gibi unsurlar tam olarak verilmiştir.
Kayseri'nin cana can katan güzel esen havasının
anlatılması:Şehrin
zemini Erciyes Dağı eteğinde olduğundan şehrin bütün
hanelerinin yüzü kuzey tarafa dönüktür. O yüzden saba
rüzgarı gibi bir tür ruhlara rahatlık veren havası
vardır ki seher vakti kalkan can havayı kokladığında
nesim havasını müşahede eder.
Evlerdeki tatlı su kuyularının anlatılması: Tamamı üç
bin adet hayat suyu kuyularıdır. Elbette ve elbette her
hanede birer ikişer kuyular bulunur.
Tatlı su nehirlerinin anlatılması:
Bu Kayseri şehrinin dört tarafında yüz on yedi adet
arklar, kaynak suları
ve akarsular vardır. Genellikle bu şehre eğimli olan
Erciyes Dağı yaylasından doğan akarsulardır. Ama şehrin
alt yanında Koyun Köprüsü suyuna Gerizler Suyu derler.
Adı geçen Koyun Köprüsünden geçip akarak Mazlumoğlu
köprüsünden iner, Ali Köprüsüne varır. Ondan akıp Saz'a
karışır. Ondan Yalınızgöz Köprüsü yakınında büyük nehir
Kızılırmak'a katılır.
Kayseri'nin hamamlarının anlatılması:
Kadı Hamamı iç kalede gayet iç açıcı hoş havalı ve çifte
hamamdır.
Taşra varoşta Hundi Hanım Hamamı gayet eski hamamdır.
Yine aşağı kalede Hüseyin Paşa Hamamı Süleyman Han
asrında Koca Mimarsinan yapısı olduğundan gayet san'atlı
güzel tarhlı hoş yapı aydınlık bir hamamdır.
Salahattin Hamamı gayet hoş ve eski hamamdır. kadınlar
için ona bitişik bir hamam daha vardır. Bu hamam önünde
kale hendeği kenarında bir İrem bağı gibi cennet
bahçesinden nişan verir bir bahçesi vardır. Hamamdan
sonra nice canlar bu bu bahçede cananlarıyla can
sohbeti ederler.
Garez Paşa Hamamı Tekke yakınında müftünün yeni hamamı
oldukça iç açıcı, rahat, geniş, pak ve aydınlık bir
hamamdır.
San'atları ve kazançlarının anlatılması:Bu
şehirde gerçi bütün san'at ehli olup işleri ve
san'atları beğenilir ama dağlarında mazısı gayet çok
olduğundan debbağlar keçi derisini tabaklayıp sarı
sahtiyan yaparlar, sanki altun sarısıdır ki insanın
yüzünün rengi belli olur. Hatta halk dilinde darb-ımeseldir
ki "Kayseri sahtiyanı gibi gıcır gıcır öter" derler.
Papucu, mesti ve içi darayili sarı tabanlı çizmesi
yeryüzünde yoktur. Bütün vezirlere hediye gider.
Yiyeceklerin anlatılması:
Evvela has ve beyaz ekmeği, lavaşa yufkası, katmer
çöreği, katmerli baharatlı böreği, lahm-ı kadid
(kurutulmuş et) adıyla meşhur kimyonlu ve baharatlı
sığır pastırması ve kokulu et sucuğu yeryüzünde yoktur.
Padişahlara hediye gider.
İrem bağları gibi mesire yerlerinin anlatılması:Tamamı
yüz üç adet gezinti yeri, dinlenme yeri ve seyir yeri
vardır.
Hisarcık mesire yeri:
Şehrin (-) tarafında Erciyes Dağının eteğinde abıhayat
sulu ve çemenzarlı bir ağaçlık teferrüc yeridir ki Rum,
Arap ve Acem'de türlü türlü kirazı meşhurdur.
Şehir içinde yaşlı insanlara Mevlevihane mesire yeri.
Atlılara eski Kayseri'de Bektaşı Tekkesi mesire yeri.
Yine yaşlı insanlara Namazgah mesire yeri: Bütün ileri
gelenler, küçükler, büyükler bu musallaya istiska
duasına(yağmur duasına) çıkarlar bir yeşillik
ibadetgahdır.
Alaedddin Köşkü mesire yeri: Ferahlık verici yeşillik
bir yerdir.
Ali Dağı dinlenme yeri: Hazret-i Resul zamanında
Kur-an-a Azime nazire eden mel'un İmrü'-Kays Hazreti
Ömer korkusundan Harkil Kayser krala kaçıp öldüğünde bu
dağa gömülmüştü. Bu dağda maşadı vardır.
Eski sultanların kabirleri yakınında Ziyaretçiler Kasrı
mesire yeri.
Erciyes dağında Baba Riten yaylası ve Baba Riten-i Hindi
sekiz yüz sene yaşamış olup sahabe-i kiramdan seçkin
kimsedir.
Yuvarlak Dede ziyareti yakınında Kuşçu Paşa Tepesinde
Cirit meydanı mesire yeri: Şehrin bütün at binici
şahbaz gençleri bu vadide silahşörlük edip cirit
oynarlar. Sanki dümdüz bir ovadır.
Yılanlı Dağı'nda Koyunbaba Tekkesi mesire yeri her yeri
gören güzel bir tekkedir.
Efza mesire yeri adında maarif erbabı, sadık aşıklar
mekanı bir dinleme yeridir ki şehrin genellikle ileri
gelenleri, seçkinleri yaşlı ve gençleri, şairleri ve
meddahları, gazelhan, hanende ve şazende tatil günleri
bu iç açıcı Efza mekanına gelip içip eğlenirler, köşe
köşe Harzemşah nevruzu sohbetleri edip felekten zerre
kadar kam aldık zan ederler. Efza adında bir her yerin
seyredildiği bir Meram Bağdır.
PAUL LUCAS(1705)
Fransız asıllı bir doktor olan Paul Lucas 7 Ekim 1705
tarihinde şehre gelmiştir. Doktor olması nedeniyle şehir
halkı tarafından büyük ilgi gösterilen Lucas, bu ilgiden
çok memnun kaldığını belirtmiş ve Kayseri’den sonra
gittiği yerlerde de hep bundan bahsetmiştir.
Şehrin çevresinde birtakım incelemeler yapan Paul Lucas,
şehrin güneydoğusunda bazı yapı ve kalıntılar ile
karşılaşmış ve kule şeklinde dediği bu yapılardan
birisinin gravürünü de çizmiştir. Aslında Lucas’ın
karşılaştığı bu yapı Eratna dönemine ait olan Sırçalı
Kümbettir. Üzerindeki Farsça kitabe nedeniyle İranlılar
tarafından yapıldığını yanlış olarak belirten seyyah, bu
yapıların ölü kabri olduğunu ise doğru olarak tespit
eder.
Şehrin etrafındaki gezisini güneye doğru devam ettiren
Lucas, Erciyes eteklerine geldiğinde dağın
yüksekliğinden ve yılın dört mevsiminde tepesinde
bulunan kardan etkilenmiştir. Seyyah dağın eteklerinde
bulunan antik Mazaka kentinin harabelerinden de
ayrıntılı olarak bahseder. Bu harabelerin içinde
özellikle 40 kız cesedinin bulunduğu mağarayı anlatan
Paul Lucas, etrafta çok sayıda insan iskeleti
yeraldığını ve bu iskeletlerin uzun zaman öncesine ait
olmasına rağmen üzerinde hala derilerinin bulunduğunu
ifade eder. Ama bu cesetlerin mumya olup olmadığı
hakkında bilgi vermez.
Lucas’ın belirttiği bölge eski Mazaka kentinin
Beştepeler civarındaki mezar odalarıdır. Burada 1960’lı
yıllarda Kayseri müzesince kazılar yapılmış ve tümüsüler
ortaya çıkarılmıştır. Ayrıca Roma dönemine ait içi
freskolarla süslü kaya mezarları da bulunmuştur.
Lucas, şehirdeki yapılar ve harabeler dışında
sosyal yapı ve gelenekler üzerinde Batı ile kıyaslayıcı
birtakım bilgiler de verir. Bu durumu Lucas şöyle
anlatır:
Şehir halkının çoğu terbiyeli ve nazik
insanlardı. Çoğu şişman olmalarına rağmen boylarının
uzun olması onları bir yerde avantajlı kılıyordu.
Kadınlar ise Türkiye’deki diğer birçok kadına göre
çekingendi. Fakat doktor unvanım birçok hareme girmemi
sağlıyordu. Çok harem gördüm ve bu şehirde güzellikler
eksik değildi. Gerçek güzellikten bahsediyorum.
Çekicilik oturulan bölgeye bağlı değil, bu toplumların
hayal gücüne bağlıydı. Bazen hoş olarak algılanan bir
olay, diğer insanlarda ise önemli bir kusur olarak
algılanıyordu. Türkiye’de kaldığım sürece beni her zaman
şaşırtan bir şey fark ettim. Doğulular’ın zevk konusunda
bizden daha zarif olmalarıydı. Kadınların doğru olan bu
çekingenlikleri onları daha zarif kılıyordu. Daha az
nesneyle sınırlı olunca duygular daha canlı kalıyor ve
mutlaka biri diğeri için yani kadın ve erkek
birbirlerini daha az yıpratıyorlardı. Onları birleştiren
aşk da daha uzun süre bu sayede devam ediyordu.”
Paul Lucas şehirden ayrılırken duygulu anlar yaşamıştı.
Kayseri’de yaşadığı rahatlığı diğer şehirlerde
yaşamadığını belirten seyyah, kaldığı süre boyunca
insanların kendisine yaşaması için gerekli yiyecekleri
hergün getirdiğini, kadınların kendisine pastalar ve
meyveler ikram ettiğini överek anlatmıştır. Lucas
şehirden ayrıldıktan sonra Niğde’ye doğru yola
çıkmıştır.
JOHN MC DONALD KİNNEİR (1813)
Şehrin, uçsuz bucaksız diye tanımladığı Erciyes’in
eteklerinde kurulduğunu anlatan Kinneir, bu dağın iki
kolunun ovada ilerleyerek kendi aralarında küçük bir
çeşit körfez oluşturduğunu, şehrin bunların arasında
yükseldiğini, taştan ve harçtan yapılmış evlerin
bunların içinde çok güzel bir görünüm sunduğunu
belirtmiştir.
Kinneir’in geldiği dönemde şehir, bir ticaret merkezi ve
şehirlerarası bir ticaret pazarıdır. Kayseri’ye bu
tarihlerde Suriye’den ve Anadolu’nun diğer kentlerinden
getirilen pamuk, buraya gelen tüccarlar tarafından satın
alınıyordu. Seyyah, şehrin demografik yapısı ile ilgili
bilgiler verirken, dönemin diğer seyyahlarından farklı
tespitler yapmıştır. Buna göre, şehrin toplum nüfusunu 5
bin olarak veren Kinneir, bu sayının bin beşyüzünün
Ermeni, üç yüzünün Rum ve yüz ellisinin Yahudi olduğunu
belirtir.
Kayseri’nin coğrafyası hakkında verdiği bilgiler ise
daha çok tarihi topografya niteliğindedir. Seyyahın, bu
bölümdeki açıklamaları şöyledir:
“Kayseri Ovası, batıdan-doğuya doğru kendini Malatya’da
Fırat’a boşaltan Karasu ya da Kara Irmak isimli bir
ırmak tarafından sulanır. Kızılırmak’ta olduğu gibi. ilk
baharda karların erimesi sırasında ovaları sık sı su
altıda bırakmasına karşın, Pers’deki Hamadan’ın
dibindeki Elwend gibi, Erciyes Dağı ovada birden bire
yükselir. Fakat onun yükselmesi çok daha önemlidir.
Ülkenin her tarafı kuru ve kavrulurken, yılın bu mevsimi
boyunca, yüksekliğinin yarısı sonsuz bir kar bağı ile
kuşatılmıştır.”
Seyyah 5 gün kaldım dediği
Kayseri’den ayrıldığı tarihi tam olarak belirtmemiştir.
Batıya doğru devam ederek önce İncesu’ya uğramış ve
ardından da antik Kastabala ve Kybistra kentlerini
görmüştür.
CHARLES TEXİER (1834-1835)
1834 yılında Yozgat
üzerinden Kayseri’ye gelen ünlü Fransız mimar ve seyyahı
Charles Texier, şehir ve çevresi hakkında çok önemli
bilgiler vermiştir.
|